Vesaire etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Vesaire etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Ağustos 2009 Pazar

Vampir Dünyası#2

TV dizisi olarak Türkiye'de Cnbc-e ekranlarında Moonlight dizisi var. Geçen hafta sezon finalini yapıp ilk sezonu bitirdiler. İyiki de bitirdiler. İnşallah ikinci sezonu getirmez Cnbc-e. Ben bu kadar hafif bir vampir dizisi görmedim. Adam çölde yürüdü resmen! Senaryo yapacaklar diye iyice saçmalamışlar. Yok adam gayet iyi niyetliymiş de, kan ihtiyacını kan bankalarından sağlıyormuş da falan filan.

Ayrıca yüzyıllarca yaşayan vampirlerin herkesin fişlendiği bu dönemde, Amerika gibi bir yerde, kimliklerini ifşa etmeden yaşayabilmeleri imkasıza yakın. Yani Moonlight dizisi kendi içinde inandırıcılığa ulaşamamış.

Zaten vampir diye bir şey yok, ne inandırıcılığı gibi bir düşünceye kapılıyorsanız kurgu türünde dizi-filmleri izlemiyorsunuzdur da zaten. Olay burada ne tür bir yaratık yarattığınız değil, yarattığınız kurgunun kendi içinde senaryo uğruna çelişmemesidir.

Bu konuda gördüğüm en uygun dizi Amerika HBO kanalındaki True Blood dizisi. The Piano ve X-Men: The Last Stand filmlerinden tanıdığımız Anna Paquin'in başrolünde olduğu True Blood dizisi kendi içinde büyük bir tutarlılığa ve mükemmel bir kurguya sahip. Dizide vampirlerin yanısıra her zaman duyduğumuz türlerin dışında bazı türler de mevcut.

Vampirlerin varlığı tüm dünya tarafından bilinmekte ama özellikle dindar kesim onları birey olarak kabul etmemekte ısrarlı. Kabullenebilen insanlar da var, düşman olan da. Vampirler gün ışığına çıkamıyor bu yüzden sadece gece gezebiliyorlar. Bu zayıflıklarından dolayı gündüz vakti vampir düşmanları tarafından ateşe veriliyor.

Dizinin adı, True Blood, vampirlerin kan ihtiyacını insanlardan sağlamasını engellemek için imal edilen sentetik bir içecek. Ama tabiki orjinalinin tadı yok. Bu yüzden aç gözlü olanlar hala cinayet işliyorlar.

True Blood gerilimli ve ateşli vampir sahnelere, mükemmel kurgusuyla bu tarzı sevenlere doyurucu bir seyir zevki sağlıyor.

1 Ağustos 2009 Cumartesi

Vampir Dünyası#1


Efendim bildiğiniz gibi son günlerde vampirlerle ilgili her şey fazlasıyla revaçta. Filmleri, dizileri, kitapları her yerde çok izleniyor, çok okunuyor. Ben de konuyla ilgili yanlış bilinen ve vizyona konulan konulara bir parantez açayım dedim.

Herkesin beğeniyle izlediği Twilight'la başlayalım. Kitabı okumadım ama film üstünden konuşacağım zaten. Öncelikle film aşk hikayesini vampirlik temasının önüne koymuş. Vampirlerin o karanlık özellikleri ön planda değil. Vampirlik efsanesi Tanrı'nın verdiği ceza olarak kabul edilir. Bu yüzden vampirlerin derisi ışıkta değerli bir taş olan elmas gibi parıldamaz.

Bu parıldama meselesi porfiria hastalığından geliyor. 1700’lü yıllarda keşfedile ve bir çeşit kan zehirlenmesi olan Porfirya hastalığının ilerlemesiyle derinin kızılötesi ışınlara karşı zayıfladığı ve bu nedenle karardığı görülür. Dudaklar kuruyup çekildiği için dişler ortaya çıkar. Hasta çok acı çeker. Sonunda çıldırır. O dönemki hastalar tedavi amaçlı hayvan kanı içtikleri için de kan içme meselesinin buradan kaldığı düşünülmektedir. Ama vampirlik terimi bundan eskiye dayanır.

İlk vampirin Adem ve Havva'nın oğlu Kabil(Caine) olduğu söylenir. Musevi, Hristiyan ve Müslüman kaynaklarından da benzer bir olay anlatılır. Tanrı, Adem ve Havva'nın iki oğlundan adak ister. Çiftçi Kabil en güzel meyve ve sebzelerini, çoban Habil'de en genç ve en güçlü hayvanını kurban eder. Tanrı Habil'inkini kabul eder, Kabil'inkini reddeder. Kabil de kıskançlıktan insanlık tarihinin ilk cinayetini işler.

Buradan sonra hikaye farklı kaynaklara göre değişiyor. Musevi ve Hristiyanlara göre Caine Tanrı'nın huzurundan kovulduktan sonra Adem'in ilk karısıyla karşılaşır ve onun kanını içerek uzun süren bir karanlığa düşer. Gözünü açtığında Michael(Mikail) ile karşılaşır ve affedildiği müjdelenir. Ama Caine asıl affın kendi vicdanı tarafından olması gerektiğini söyleyerek bu teklifi reddeder. Bunun üzerine lanetlenir.

"Bu diyarlarda gezdiğin sürece, sen ve senin çocukların ateşten korkacak. Ateşim sizin derinizi yakacak ve sizi mahvedecek."

Daha sonra melek Raphael(İsrafil) Caine'e tekrar bağışlandığını söyler ama yine aynı gerekçeyle reddedilir. İkinci lanet geliverir.

"Bu diyarda gezdiğin sürece sen ve çocukların gün doğuşundan korkacak. Güneşin ışınları sizi ateş gibi yakacak. Şimdi git ve karanlık bir yere saklan, saklan ki güneşin gazabını hissetme!"

Son laneti ölüm meleği Uriel'den(Azrail) gelir. Reddedilen Uriel, "Sen ve senin çocukların, bu diyarda gezdiği sürece karanlığa tutunacaklar. Sadece kan içecekler. Sadece kül yiyecekler. Bir ölü gibi yaşayacaklar, fakat ölmeyecekler. Son günlere kadar dokunduğunuz her şey yok olacak!"

Bütün efsaneyi ayrıntısıyla okumak isteyenler buraya tıklasın.

Vampirlerin özellikleri buradan gelmekte. Ateşten korkarlar, güneş ışığına çıkamazlar çünkü yanarlar ve dünyada kalmaya mahkum edilmişlerdir. Ölü olmalarına rağmen ölümsüz gibi varlıklarını sürdürürler.

Daha kısa planlıyordum aslında ama bayağı uzun bir yazı olacak gibi. O yüzden burada kesiyorum. Bir sonraki yazıda yeni çıkan vampir dizileri üstünden devam edeceğim...

22 Temmuz 2009 Çarşamba

Rahatsız Adamım Ben

Bu blogda hem siyasal hem sportif konularda mümkün olduğunca her yöne saygılı olmaya çalışıyorum. Galatasaray ve Barcelona beğenimiz malum. Ama Fenerbahçe'nin Beşiktaş'ın veya Real Madrid'in yaptığı olumlu hareketlere burun kıvırımadım. Alex'i, Casillas'ı, Raul'u öven yazılarımı da hatırlıyorum. Ancak gün geliyor insan zıvanadan çıkıyor işte.

Konu futbol değil, sosyal bir konu ama siyasetle direkt ilgili. Bakırköy'e bağlı Yeşilköy semtinde yaşıyorum. Eskiden şehir dışı kabul edilirdi ancak şehrin gelişmesiyle maalesef şehir içine dahil oldu bu gözlerden uzak semtimiz. Bugün, yakınlarda bulunan Florya Atatürk Orman'ı içerisinden tren istasyonuna gidiyordum. Ormanda piknik yapmak vs. yasak. Ancak belediye ağaçların daha seyrek olduğu yerlere masalar koymuş, halka açık bir yer haline getirmiş. Semaverleri kapıp gelen ağaçların altında çayını yudumlayabilsin diye.

Buradan sıklıkla geçiyorum. Orman yolu kestirme yoldur çünkü. Ne zamanda geçsem onlarca insan arasından başı açık görmek nasip olmadı. Çarşaflı sayısında da hayli artış var. Öncelikle şunu belirteyim; Türbanlı hatta çarşaflılarla ilgili bir sıkıntım yok. Devletin yasalarının elverdiği alanda her insan açık veya kapalı istediğini giyebilir. Zaten sorun bu değil.

Bundan 10 sene önce Florya'da kapalı insanlar seyrek görünürdü. Birden insanların dindarlığı mı depreşti? Kısmen cevabı en doğrusu olacak. Çünkü dediğim gibi daha önce şehrin dışı kabul edilen ve nüfusu az olan bu zengin mahallelerine son 10 yılda çokça yeni evsahibi taşındı. Jeep'ler içerisinde türbanlı hanımlar aşina bir görüntü oldu. Bu kadar lüks yaşam dinle bağdaşır mı, orasını bilemiyorum.

Ama çeşit çeşit kapalı insan modeli var. Bazıları tamamen dinlerinin gereği olarak yapıyor bunu. Niyetleri bu olanları cani gönülden destekliyorum. Baş örtüsünü suistimal edenler yüzünden de bir kısım halk tarafından hor görülüyorlar. Durumdan en çok zarar gören onlar.Ama bir de alttaki fotoğraftaki gibiler var, orası karışık.

Geçtiğimiz yıllarda yukarıdaki fotoğraf gibi örnekler basına yansımıştı. Köşe yazarları arasında hayli popüler bir konuşma konusu olmuştu. Ben şaşırmıştım açıkçası. Sadece ben mi görüyorum dizlerinin üstünde etek giymiş, göbeği açık gezen türbanlılar? Bu sadece bir fotoğraf. Bir gün yolum düşse de tekrar Gülhane Parkı'na gitsem. Biraz yukarılara çıktığınızda bundan kat kat güzel pozlar çekebilirsiniz. 1 kareye bunun gibi 5 çift sığdırabilirsiniz. Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu diye geçiriyorum içimden.

İsteyen istediğini giysin ama herkesin gözünün önünde de yaptıkları çelişmesin. O zaman başka şeyler düşünüyor insan çünkü. Karısı başını kapadıktan sonra altına araba çeken az insan yok ülkemizde. Bu gelişmeler, gördüğümüz İranvari görüntüler beni çok rahatsız ediyor.

Davalara yapılan müdahaleler, tüm muhalif seslerin bir bir susturulması, medyanın birer birer hükümet yandaşı olması beni çok rahatsız ediyor.

Biz Real Madrid'in futbolculara harcadığı paraları konuşurken, harcanan paraların onlarca katının ülkemizde birilerinin cebine gitmesi beni çok rahatsız ediyor.

Kadrolaşmanın tavan yaptığı şu günlerde, bir de katsayının kaldırılmasıyla İmam Hatip'lilerin mühendis, doktor, avukat, siyasetçi olmasının önünün açılması beni çok rahatsız ediyor.

Çok rahatsızım çok...

Bedava Yaşıyoruz Bedava

"Kampüslü! 50 kontöre Turkcelllilerle 30 gün boyunca konuşabileceğin 2 saat bedava paketini almak için BEDAVA yaz, 2733e gönder."

50 kontör bayıldıktan sonra nasıl bedava konuşuluyor, aklına yatan varsa söylesin...

9 Temmuz 2009 Perşembe

Yaz


Ne zamandır yazı yazmak gelmiyor içimden. Sıcaktan olsa gerek. Yaz mevsimini sevmiyor bu adam, ne yapalım! Niye seveyim ki? Lig bitiyor. Basında her zamankinin 10 katı saçma sapan transfer haberleri çıkıyor. Hava ısınıyor. Çok ısınıyor. Okul yok, yapacak iş yok. Dışarı da çıkamıyorum. İstanbul öyle bir yer ki, su içinde nefes alıyormuş gibi hissediyorsunuz. O kadar çok su buharı var ki, Temmuz günü 2 saat yağmur yağıyor. Yaz yağmuru kısa sürmüyor.

25 Haziran 2009 Perşembe

Say No To Racism

Ali Okancı'nın blogu pennearabiata'da dolaşıyordum. Kenardaki bloglara takıldı gözüm. Rastgele birine bir tık attım. Aşağıdaki postlardan biri beni şok etti. Amerikan zencisi vs. Afrika zencisi postun adı. Amerika'da bu kelimeyi kullanmak hapis cezasına varan cezalar getirir. Ama ülkemizde zenci kelimesi siyahi insanların aşağılanması yolunda kullanılan özel bir kelime değil. Zaten Türk insanı yapısı gereği ırkçı değildir. Siyahiler aşağılanan değil ama farklılıklarından dolayı ilgi çeken insanlardır.
Ama bu blogdaki ırkçı ifadeler bir insan olarak beni çok rahatsız etti. Amerikan zencisi diye ifade ettiği 3. sınıf insan tipinin örneği olarak da tüm NBA'de saygısıyla ün salmış Tim Duncan'ı koymuş. Fotoğraftaki ifadeyi ukala bir tavır olarak tanımlamış.

En son yazıysa Şubat'ta yazılmış. Bırakmış yani anlayacağınız. Bıraksın zaten. Böyle saçma sapan düşüncelerin yer aldığı blogları okusan ne kazanırsın?

29 Mayıs 2009 Cuma

Pitbull - Move, Shake and Drop

Kulağıma hoş gelen müziklerin iklimle yakından ilgisi var anlaşılan. Geçen yaz günde birkaç kez dinlediğim şarkılar kış gelince sıkmaya başladı. Zaten seçimlerin tarihlerine bakarsanız değişimi görürsünüz.

Bu seferki de böyle bir şarkı. Sokakta bir yerde kulağıma çalındı gibi geliyor ama tam da emin değilim. Tabi her gün neredeyse bütün İstanbul'u turladığım için olası bir ihtimal. Şarkı dışında her şeyden de bahsettim...

Bası yüksek, bir dans şarkısı. Bir büyük hata ise Satisfaction'un beati arkada kullanılmış. Özgünlük yok yani. Nakarat güzel, ama fazla tekrarlanmış.

Bu aralar fazla şarkı çıkmıyor sanki piyasaya. Şarkı seçimi yapayım dedim. Şöyle yeni olsun. Bu şarkıyla kararsız kaldığım ikinci şarkı Discokralı'nda her bölüm çıkan Salim - Alo. Okuyucuyla dalga geçmek olur şimdi onu koyarsam. Tamam komik falan ama...

Bir ağırlık var üstümde sebepsiz ama, hayırlısı artık.

12 Mayıs 2009 Salı

Teknoloji


Şu teknolojinin gelişmesiyle ilgili...

Geçen hafta perşembe ve cuma günleri Kadıköy Anadolu Lisesi'nde düzenlenen üniversite tanıtım günlerine katıldık okulca. İlk kez düzenliyorlarmış. Gayet güzel bir okul öncelikle yapı olarak. Öğrencilerinin dediği kadarıyla eğitimi aynı kalitede değilmiş ama bu bizim meselemiz değil şu an.

Kadıköy Anadolu Lisesi'nin verdiği mezunlar arasında çok değerli insanlar var. Sonradan sütü bozuk çıkanlar da yok değil arasında. Bu tanıtım sırasında üniversite ve meslek tanıtımını yapan tüm konuşmacılar okulun eski mezunlarıydı. Sanırım bombayı sona saklamışlardı.

Geleceğin meslekleri konu başlıklı konuşmayı dinlemek için konferans salonuna doluştuk. Sunucu arkadaş, konuşmacının başarılarını sıralamaya başladı. Kız sıraladıkça salondaki heyecan yükseldi. Amca, esasında bir bilgisayar programcısı. Yapay zeka üzerinde dünya çapında çalışmaları var. NATO'ya falan yazılım satıyormuş kendisi. 50 çeşit enstruman çalabildiği kesmine falan girince heyecan doruk yaptı, hazırladığı animasyonların Star Wars, Gladiator gibi filmleri geride bırakar ödül aldığı duyulunca herkesten bir alkış koptu.

Herkes adamın konuşmasını bekliyordu. Gayet mütevazıydı. Tüm bu giriş seremonisinden utanmıştı. Başladı üzerine düşen görevi yapmaya. Meslekleri seçerken dikkatli olmamızı, gelecekte öğretmenlik, doktorluk, mimarlık hatta sanatçılık mesleklerin bile kalmayacağını söyledi. Herkes ne saçmalıyor diye düşünürken PC'yi çıkardı. PC kelime anlamıyla bu olmalı zaten. Personal computer. Amcanın kendisi dışında bilgisayarı kullanmak mümkün değil. Zaten ev ve ofisi dışında çalıştırdığınız zaman arıza çıkarıyor alet.

Neyse efendim, bir demo açıldı. Adı Compishko. Bir yapay zeka programı. Adam başladı bilgisayarla konuşmaya. Başta basit şeyler hakkında konuşuyorlardı. Arada bize dönüp açıklama yapıyordu. 82 insani duygu yüklenmiş alete. Bilgisayar birden küstü kendisiyle sürekli konuşmadığı için. 10 dakika bilgisayarın gönlünü almaya çalıştık, alet bana mısın demedi. Laf sokuyor falan. Herkes gülmekten kırıldı tabii...

Ama bir de işin arka tarafı var. Bunun üstünden 3 gün geçmişti ki televizyonda bir haber. Japonya'da yapay zekayla çalışan bir öğretmen ders vermeye başlamış. Zaten dünya nüfusu artıyor. 3 kişiden birinin işi yok. Adam bize doktor olmayın, genetikçiler bütün hastalıkların kökünü kazıyacak zaten diyor. Gitar bile çalmanıza gerek kalmayacak. Müziğin de kendi içerisinde bir matematiği var. Bilgisayara yüklüyorum, en kral müziği yapıyor bana diyor.

Saygı duydum ama, bilgisayarın nazlanmalarını duyduktan sonra, bilimkurgularda geçen insan-robot savaşlarının gerçekten yaşanabileceğine inandım. İnsanoğlu çok kötü amaçlar için kullanabilir yapay zekaları.

Benimse yine kafam karıştı. Ne olacam ben büyünce amca?

8 Mayıs 2009 Cuma

NakedMan

As society and culture has evolved, our ancient ancestors, the cavemen, have found themselves relegated to a punch line. No longer thought of as the bridge from past to present, today, they're the wacky inhabitants of Bedrock, the elongated face of your car insurance, or a high school student who, upon de-thawing, attends Encino High with Pauly Shore and a hobbit.

But I say the time has come to give these Neanderthals (are they people? I'm not sure) their due. After all, they gave us the wheel. They gave us fire. And based on cave paintings found in Bulgaria over the weekend, they gave us: The Naked Man.

Primitive? Yes. While modern-day man may have more sophisticated means at his disposal to seduce a woman (eg., alcohol, Barry White), let's not forget these pre-historic innovators were fearless. Not only did they live among saber-tooth tigers and dangerous wooly mammoths, but also lady cavemen who were really, really hairy. Below are the aforementioned cave paintings and a description by a legendary archaeologist who prefers to remain anonymous. Let's just say he survived a temple of doom, a last crusade, and some really stupid crystal aliens.

Step 1:

You and the woman you clubbed enjoy rotting deer carcass by torch light.

Step 2:

Your woman steps out to use the little girl's cave. You take off your loin cloth.

Step 3:

Delighted by your boldness and unharnessed masculinity, you make the two-humped mastodon.

This works...2 out of 3 times.

6 Nisan 2009 Pazartesi

Halter - Güreş


Şu sıralar Romanya'nın Bükreş'inde ve Litvanya'nın Vilnus'unda devam eden iki Avrupa Şampiyonası var. Bizim spor basınımız pek ilgilenmez böyle haberlerle ama biz esgeçmeyelim, başarılı sporcularımıza yer verelim.

Bükreş'teki halter oyunlarıyla başlayalım. Türkiye'nin ilk kadın olimpiyat şampiyonu Nurcan Taylan silkme, koparma ve toplamda rakiplerine fark atarak 3 altın birden kazandı.

Erkeklerde ki madalya umudumuz Sedat Artuç ise koparmada ikinci, silkmede dördüncü ve toplamda dördüncü olarak ülkemize 1 gümüş madalya getirdi.

Güreşteyse grekoromen stil de tüm güreşçilerimiz dereceye giremeden elendi. Serbestteyse, Fırat Binici ve Serhat Balcı'yla güldük. Binici gümüş, Balcı bronz kazandı.

Başarılı olduğumuz bu sporlara karşı medyamızın daha özenli olması lazım. Elin Finlandiya'lısı yapabildiği tüm kayak sporlarını teşvik edip, televizyonlarında reklamını yaparken, biz ata sporumuz güreşi olimpiyattan olimpiyata hatırlıyoruz. Halbuki Avrupa ve Dünya şampiyonaları da en az olimpiyatlar kadar önemli. İş güreş veya halter olunca Dünya Şampiyonu olmak kolay gibi gözüküyor.

Vereceksin 150 kiloyu gazetenin genel yayın yönetmenine, taşısın bakalım nasılmış rekor kırmak...

4 Nisan 2009 Cumartesi

Rezillik

http://www.gonuldensevenler.com

İslami evlilik sitesi. Yalnız gönülleri bir araya getiriyor!

28 Şubat 2009 Cumartesi

Murtaza


Perşembe akşamı maçı izleyemeyeceğimiz belliydi. Bu yüzden o saatleri başka bir faaliyetle doldurmak lazımdı. Bizde okulla tiyatroya gittik.

Orhan Kemal'in Murtaza'sı...

Kitabı okuyan bilir dürüstlük abidesi bekçi Murtaza'nın hikayesini. Şan, şeref, görev sevgisi herşeyden önce gelir. O kadar ki, evladıyla görevi arasında kalır, o yine görevi seçer.

Ve salonun yarısı gözyaşlarını tutamaz o sıralar...

Bekçi adıyla sinemaya da uyarlanmış Murtaza. Başrolünde Müjdat Gezen oynamış. Şimdi izlense yine anlamlı olur. Böylesine ustalar yazınca zaman önemli olmuyor işte. Zaman ne olursa olsun, eskimiyor bazı kurgular, hikayeler. Özellikle bir blog yazarı olarak bir yazdığımız birdahaki haftaya önemsiz oluyor. Gazete kağıdı gibi sayfalarımız. Öyle olması gerekiyor zaten.

Bazı yazarlar vardır, sürekli güncelleme yaparak hatırlanırlar. Bazıları vardır tek bir metinle asırlar boyu akılda kalırlar. Her iki yolda da ilerliyoruz.

Birinde başarılı olsam...

15 Şubat 2009 Pazar

Kartalkaya - Dorukkaya


Benim gibi ailecek kayak seven ve bu uğurda Alpler'e bile gitmiş biri için aslında Kartalkaya biraz küçük geldi dogrusu. Buna rağmen kayak zevkini aldım. Uludağ'a göre çok pahalı, 5 katı nerdeyse. 2 tane otel var ve birbiriyle akrabalar. Çok pahalı olmasının nedeni bu aslında. Tekel. Ayrıca pistleri kiralayan oteller çok fazla para kazanıyorlar. Pist içinde tel bir kafe var. Kalamış Chocolate'ın bir şubesi. İki tane tepe var. Kartalkaya ve Dorukkaya. Pistler ve doğası çok güzel. Pistlerin kullanımı çok kolay. Tekel olmasının tek güzel yanı bu belkide. Bir kere piste girdiğiniz zaman tüm pistler ücretsiz. Her yere gidebiliyorsunuz ve gezmek daha da kolaylaşıyor. En uzun pisti 2 km civarında ama uzun süre kaymak isterseniz tüm pistleri dolaşarak çok daha uzun sürüyor. Çok zor pistleri var. Olimpiyat pisti mesela. Kayak yapmak için güzel bir yer. Herkese tavsiye ederim.

14 Şubat 2009 Cumartesi

Komik Misiniz?

Hani bir fırça darbesiyle temizlenen tuvaletler banyolar gördük ama 3 saniyede bakteri taraması yapabilen aletler de çıkmış. Bakırköy İDO iskelesinde beleşe yapıyorlarmış.

Colgate kullanırsanız 12 saatte ağzınızda en ufak mikroorganizma kalmıyormuş. İyice salak zannediyorlar bu milleti. Haksız da sayılmazlar gerçi...

3 Şubat 2009 Salı

Dik Dur Oğlum!!!


Bizim gibi bloggerların ileride en büyük sıkıntısı olacak kamburluk. Ntvmsnbc omurgayı dik tutmanın yollarını yazmış.

Uygulaması size kalıyor...

2 Şubat 2009 Pazartesi

Phelps


Çin'de 8 altın madalyayı 7 dünya rekoruyla kazanmıştı Michael Phelps. O zamanlar heybetli vücudunu görenler, "Bu adam ne yiyor da böyle olmuş yav?" diye soruyordu hayretle. Bugün bu haberi ilk kez Star Haber'de gördüm. Phelps marihuana kullanırken resimleri çekilmiş. Haber çekilirken alt yazı şöyle veriliyor. "Meğer uçarak yüzüyormuş!"

Sanki adam turnuva sırasında içiyordu. Olimpiyat sonrası arkadaşlarıyla beraber katıldığı bir partide ipin ucunu kaçırmış denebilir. Siyah basketbolcuların yarısından fazlası ot içiyor. Tabiki mazur görülecek bir davranış değil. Ancak adamın kazandığı başarıları da gölgelememeli.

Zaten doping maddesi kabul edilmiyormuş. Yasaklı madde olduğundan küçük bir ceza alır kurtulur kanımca. Öyle haberlerde söylendiği gibi bir dahaki olimpiyatlara kadar yasaklanacağı fazlaca abartılmış tahminler.

Kendisi de hatasının farkında, bir daha yapmıcakmış annesi...

31 Ocak 2009 Cumartesi

Yardım...


Mürekkep, sirke ve sütten nasıl su elde edebileceğim hakkında bir fikri olan varsa, çok makbule geçer...

25 Ocak 2009 Pazar

Adalet Vol.2


Bir yerlerden duymuşsunuzdur. 29 Ocak'ta yapılacak değişimle ÖSS sistemi yeni bir hal alacak. Bugün konuyla ilgili dershaneden bilgi verdiler.

Öncelikle eski sistem benzeri olacak. Yani tek sınav yerine iki aşamalı sınav geliyor. Önce ÖSS adında nispeten basit bir sınava girip önlisans programlarına yerleşiyorsunuz. Bu sınavı geçenler ÖYS'le birlikte 4 yıllık programlara yerleşiyorlar. Yenilik ÖYS'nin yapılış şeklinde.

Sadece alan soruları çözülen 2. basamakta işleri abartmış durumdalar. 4 günde yapılacakmış sınav. Her gün başka dersin sınavı yapılacak. Matematik - Fen Bilgisi - Türkçe ve Sosyal Bilimler'den daha kesin olmamakla birlikte 120-150 civarı soru soracaklarmış. Yine sadece alan testlerinin sınavlarına girmek yetecek. Ancak değişen bir nokta daha var ki asıl önemli yer orası.

Örnek üzerinden gidelim. Elektronik okumak istiyorum. O zaman elektronik fakültelerinin istediği soruları cevaplayacağım. Bu ne demek? Artık sadece fizik ve matematik sorularını çözmem buralara girmem için yeterli olacak. Üniversite seçerken daha net bir bilgiye sahip olabileceğiz.

Bir diğer yenilikse soru tipiyle ilgili. Çoktan seçmeli soruların yanı sıra artık boşluk doldurmalar da olacak. Hemen akıllara kağıtların nasıl okunacağı sorusu geliyor tabiki. İşin içine el yazısı girince, optik okuyucu , bilgisayar falan kalmıyor haliyle. Öncelikle sorular yorum soruları olmayacak. Yani puan verme işlemi hoca insiyatifine kalmayacak. Bir örnek;

log3=0,4456 ise 10 üzeri 27 ........ basamaklıdır.

Noktalı yere sadece tek bir yanıt gelecek. Bu uygulamanın amacı şıkları üstünden cevap bulma ihtimalini ortadan kaldırmak. Adam kayırma olmaması için ismin olduğu yer katlanacakmış ama bana yine bir yolu bulunur gibi geliyor. Ne yazık ki memleketimin öğretmenlerine güvenemiyorum.

29 Ocak'ta açıklanacak bu sistemle tüm çalışma sistemimizi gözden geçirmem gerekecek. Seçeceğim üniversite doğrultusunda testlere yoğunlaşmam gerekiyor. Özellikle biyoloji, kimya ve matematikte tamamına yakınını doğru cevaplamak lazım.

İmkansız gibi duruyor biliyorum ama sistem de bizden imkansızı istemiyor mu zaten?

Adalet



Cuma günü sömestr başlangıcı. Türkçe'leştirirsek yarı yıl tatili başlangıcı. 3 dönemdir takdir almaya en çok yaklaştığım dönem sonu oldu. Puan ortalaması 84.13, not ortalaması 4.66. Sınıf öğretmeni olan kimyacı karneye hayal kırıklığı diye yazmış(!)

Aslında burada takıldığım nokta takdir teşekkür değil. 70 ortalamayla 84 ortalamaya aynı teşekkürü eden MEB'in işine karışacak değilim. Onların takdirine de ihtiyacım yok. Ama adaletsizlik OÖBP dediğimiz Orta Öğretim Başarı Puan'ı sisteminde.

Efendim şimdi ÖSS'ye giren okulların başarılarıyla bir sıralama yapılıyor ve okulun öğrencileri kendi içlerindeki sıralamaya göre bir okul puanı alıyor. Sistem güzel. Ama burası Türkiye. Her sistemin bir yerden suyu çıkıyor sonuçta.

9. sınıfta alanlaşırken öğrencilerin aklında şöyle bir genelleme vardır. Akıllılar Sayısal seçer, sayısala gücü yetmeyenler eşit ağırlığa giderler. Alan seçiminden önce rehberlik eden hocalar da bunun böyle olmadığını anlatmak için yırtınırlar. Böyle de değildir gerçekten. Meslek seçimine göre alanlaşmaktır mantıklı olanı. Seçeceğim meslek TM'de olsa seve seve gidecektim. Ancak gel gör ki ders öğretmenleri bile böyle düşünüyor.

Aynı matematik sınavını olmamıza rağmen aynı hatalara TM'de az bizde çok puan kırılıyor. Bizim 69-84 kalan puan ortalamamız biz üzülmeyelim diye 66-67'lere indirilirken, TM hocaları adamların notlarını 65'ten 70'e tamamlıyor. Peki sonuç? Normal şartlarda teşekkürü haketmeyecek adamlar takdir alıyor. Yani 85'in üstüne çıkıyorlar. Gerçekten üst sıralarda bulunması gerekenleri geçiyorlar.

Peki ÖSS'de ne olacak? Arkadaşların belki 1/3'ü barajı geçemeyecek. Geri kalan 1/3'ü hiçbir yeri kazanamayacak. Sonuçta olan yine bize olacak. ÖSS puanımı çalanlar, çaldıklarıyla bir yere girebilseler gam yemeyeceğim. Tabiki sınava girmeden hiçbir şey belli olmayacak ama yaşanacaklar %90 böyle.

Umarım sonuçlar açıklandıktan sonra "0.01'le istediği yeri kaçıran öğrenci" konumuna düşmem...

17 Ocak 2009 Cumartesi

ÖSS Hazırlık - İlk Gün

Dersanenin ilk günüydü bugün. LGS'ye hazırlanırken de geç başlamıştım yine. Daha heyecanlıydım ama o zaman. Şimdi belki sabah uykumun açılmamasından da olacak, yeni bir ortama girmemin heyecanı yoktu. Sınıftakiler de sağolsunlar yardımcı oldular bana.

Derslerin eğlenceli ve öğretici olması esastır benim gözümde. Her ikisi de vardı ilk gün için. Çok güldük, yeni şeyler de öğrendim, unuttuklarımı hatırladım.

Bir de şu test tekniğine alıştığım zaman olay bitecek benim için. Süremi ayarlamayı, yanlış yerine boş bırakmayı öğrenmem lazım. Hedef yüksek ama imkansız değil. Olmadı, olamazda.

Bir tavan var üzerimde. Oraya mümkün olduğu kadar çok yaklaşmam, mümkünse kırıp üstüne çıkmam lazım. Hayat kolay değil.

Biraz ciddi oldu ama öyle de olması gerekiyor herhalde...